Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

ana

mail

     Ekim1999  

Masum Araştırmacılar ve Filozoflar Yayıncılık

Deprem -Master

Marty Amca -Toranaga

Sizin de vardır...

Pardayanlar-İşkampavya

Bir Işık Daha.... Esef

Aydınlağın Neferleri
Büyükbaba

Deprem

Kalem: Master

Felaket baykuşları, deprem akbabaları... 17 Ağustostan bu yana iki tip asalak türedi... Birinci grup pek yakın bir depremi müjdeliyor... Falcı gibi hangi tarihte olacağını dahi bildiriyor... Büyük şehirlerde yüz binlerce insan bunların uyandırdığı korku yüzünden evlerine giremiyor, işlerine gidemiyor!.. Gece uyku uyuyamıyor!.. Bu baykuşlar öttükçe, insanlar tir tir titremeye başlıyor... Kendi titremelerini deprem zannediyor...

Yirmi yıldır televizyon ekranlarını kaplayan korku, vampir, hortlak, canavar filmlerinin yapamadığını, bu herifler 20 günde başardılar!.. Ürkek, histerik, kabus gören bir toplum yarattılar!

İkinci grup ise, depremden parsa toplamaya çalışan akbabalar!.. Leş kargaları!.. Taşıdığı yardım malzemesinin iyisini ayırıp evine götüren, kalanları da doğru dürüst dağıtmayı başaramayan kamyon şoföründen tutun da, fiyatları ikiye katlayan ev sahipleri, çadır, ilaç, ekmek, su, hatta karavan satıcıları!.. Çadır, yiyecek, prefabrike konut ihalelerinden; tespit işlemleri, davalar, arsa tahsisinden akbaba payını almaya hazırlanan mühendisler, üçkağıtçı müteahhitler, nakliyeciler, inşaat firmaları, avukatlar!.. Ve tabii bu kararları alacak olan, parlamenterler, onların yakınları, yandaşları!..

Ve bir de sigortacılar!..

Pek çok devlet yetkilisi bir dahaki felakete "deprem sigortası" ile hazırlanmayı düşünüyor!.. Binalar sigorta edilirse, sigortacılar binayı incelermiş, çürük binaları sigorta etmezlermiş, böylece depremde can kaybı önlenirmiş!..

Bu parlak fikrin öyle çok taraftarı çıktı ki, inanmazsınız!..

Çünkü kolay!.. Toplarsın parlamentoyu!... Adamların önüne koyarsın, 2-3 maddelik kanunu!.. Onlar da parmak kaldırırlar!.. Hooop!.. Deprem işi halloldu!..

Ta İsmet İnönü devrinden bu yana gelen hükümetler iş yapmak yerine, masa başında işe yaramaz kararlar alırlar!.. Bilmezler ki, ülke kanun çıkartmakla değil, icraatla yönetilir...

Ne diyordu cennetmekan Atatürk?..

"Milli Hakimiyet, teşrii kuvvette değil; bu kuvvetin üzerinde cereyan eder!.. O ise icra kuvvetine aittir."

"Her şey kanun yapmaktan ibaret değildir!.. Bilakis, her şey o kanunları tatbik etmek ve ettirmekten ibarettir!"

"Tatbik eden, icra eden, daima karar verenden daha kuvvetlidir!"

Yaa!.. Gördünüz mü?.. Öyle kanun çıkartmakla iş çözülmez... İcraat önemli!.. Ne iş yaptın, onu söyle!.. Yolsuzluğu ayyuka çıkmış Kızılay başkanını görevden alıp, nezarete attın mı?.. Kendinin ve ailesinin servetine tedbir koydurdun mu?... Hakkında zimmet, irtikap davası açıp herifi dımdızlak bıraktın mı?... Kızılay'ın hesaplarını gözden geçirip yenmemiş malları devlete devretmesini sağladın mı?.. Oradan ziftlenen yüzlerce binlerce işe yaramaz kişiyi atıp yerine hemşire, doktor, eczacı, çadırcı, marangoz, aşçı gibi gerekli elemanları aldın mı?..

Depremde binası çöken müteahhitlerin, inşaat firmalarının mallarına tedbir koydun mu?.. Halen devam eden inşaatlarını denetim altına aldın mı?..

Ne yapar bunca içi boşaltılmış devlet kurumundaki mühendisler, mimarlar, teknik elemanlar??? Yol yapmayan Karayolları Genel Müdürlüğünün mühendislerini hiç değilse deprem bölgesindeki müteahhitlerin yaptığı yollardaki yolsuzlukları tespite yolladın mı?.. 60.000'e varan personelini bozuk yolları tamirde görevlendirdin mi? .. Köy yolu yapmayan, su ve elektrik götürmeyen YSE'nin mühendislerini, 40.000'e varan personelini deprem bölgesindeki köylerin yolunu, suyunu, elektriğini tamire yolladın mı?.. Suyolu, baraj yapmayan DSİ'nin mühendislerini, 40.000'e varan personelini deprem illerinin suyollarını tamire yolladın mı?.. Maden aramayan MTA'nın jeoloji mühendislerini deprem illerinde en uygun yerleşim bölgelerini tespit için görevlendirdin mi?..

Ne gezer?.. Varsa yoksa deprem sigortası!..

Biz tabii bu ağızların çiğnedikleri nesnenin hangi lazımlıktan geldiğini çok iyi bildiğimiz için, asıl amacın depremde can kurtarmak değil; deprem fobisine yakalanmış halkın cebindeki trilyonları sigorta şirketlerine aktarmak olduğunu anlamakta gecikmedik.

Bu öyle büyük bir pasta, öyle yağlı bir kuyruk ki, pek çok akbabanın ağzını sulandırıyor!..

Yahu, 5 yaşındaki çocuk bile sigortanın can kaybını önlemediğini bilir!!!

Eğer önleseydi, mecburi hale getirilen trafik sigortası, yılda 450.000 kaza (evet, yanlış okumadınız, 1998'de dörtyüz ellibin trafik kazası olmuş), 10.000'e yakın ölü, 200.000'e yakın yaralı ve 20 milyar dolara yakın zarar-ziyan-hastane masrafını önlerdi!..

Sigorta ancak kazaya uğramış olanların zararının bir bölümünü karşılayarak onları avutur!.. Acılarına çare olmaz!.. Kazaları hiç önlemez!.. Tam tersine, "nasıl olsa kaskom var" diyen basar gaza!..

Eğer deprem felaketinin sözde çözümü "sigorta"ya irca edilirse; sonuç aynı olacaktır!.. Yine depremlerde binalar yıkılacak, yine binlerce insan ölecek, kalan sağlar sigorta tazminatı ile avutulacak, daha doğrusu uyutulacaktır!..

Derseniz ki, bundan sigorta şirketlerinin karı ne?..

10 milyon kişiden toplarsınız astronomik sigorta primlerini, sonra bunlardan yarım milyonuna tazminat ödersiniz... Genelde 4 kişinin sigorta primi bir kişinin tazminatını karşılar... Geri kalan 8 milyon kişinin primlerini indirirsiniz cebe!..

Şimdi deprem sigortası mecburi olsa, 1950'den bu yana yapılmış milyonlarca çürük bina ne olacak?.. İnsan mantığına göre, sigorta şirketlerinin;

"Kardeşim, senin binan çürük... Ya şunları şunları yapar, kolonları kirişleri güçlendirirsin, ya da sigortasız kalırsın," demesi lazım, değil mi?..

Ama onlar şöyle düşünür:

"Bir sonraki şiddetli depremin 30 yıl sonra olacağı tahmin ediliyor... Satmışım anasını!.. Ben şimdi bu milyonlarca binayı yüksek bedelden sigortalarım, seneler boyu primimi alırım, sonra bir deprem olur da, 5-10.000 bina çökerse, onların da bedelini öderim!.. Bana otomobil sigortasından da karlıya gelir!"

İşte akbabaların ağzını sulandıran pasta bu!..

Ne tesadüftür ki, aynı günlerde Bravo tv kanalında oynayan bir Amerikan filminde işsiz güçsüz biri şöyle diyordu:

"Gidecem Los Angeles'a... Sigortacılık yapacağım... Bir deprem olursa da, cızlamı çekeceğim, toz olacağım!"

Bildiğiniz gibi, Los Angeles Amerika'nın en tehlikeli deprem bölgesidir.

Deprem sigortasını mülk sahibi, yani binayı alan yaptıracağı için, kapkaççı, sat-yapçı müteahhitler de rahat edecek... Onlara hiç bir yükümlülük binmediğinden, "Hiç korkma, bir de sigorta yaptırırsın, rahat edersin" deyip çürük binalarını daha kolayca satabilecekler!..

Deprem sigortası, yeni bir deprem felaketine davetiye olacak!

Yeri gelmişken yeni "tedbirler" hakkında bir kaç kelime söylemek istiyoruz.

Efendim, yeni binalarda "jeolojik etüt" raporu istenecekmiş!..

Bizim "274 imza" kupürümüze bir göz atınız!.. Eğer prosedürü takip ederek bir bina yapıp içine girip oturmak istiyorsanız, tam 274 kişiye bir takım kağıtları imzalatmanız gerekiyormuş!..

"Demek ki bu kadar imza felaketi önlememiş!.. Biz şunu 2740 yapalım, belki önlenir!"

Yahu, dünyanın en acemi bürokratları bile bilir ki, kırtasiyeciliği arttırmak, ancak rüşvete hizmet eder!.. Verilen hizmeti zorlaştırır, yarardan çok zarar getirir!.. Çünkü sorumlu arttıkça kimin yakasına yapışacağınızı bilemezsiniz!.. Müteahhit mi, kontrol mühendisi mi, belediye imar planı mı, ruhsat veren personel mi, belediye başkanı mı sorumlu, bilemezsiniz!.. Sonunda hepsi paçayı kurtarır!..

Mesele atılan imzaları, alınan izinleri arttırmak, araya başka adamlar koymak değil; tam tersine, bütün bu gereksiz bürokrasiyi kaldırmaktır!..

Bu konuda bütün Batı Avrupa ülkelerinde uygulanan sistemi dile getiren hiç yok!.. Kimse çıkıp ta:

"Almanya'da bütün şehirlerde toprak belediyeye aittir; nereye mesken, nereye fabrika yapılacağı, neresinin park, neresinin okul, hastane, pastane, postane, hapishane olacağı bellidir. Kimse şehir içinde arsa spekülasyonu yapamaz!.. Binaların proje esasları dahi bellidir. Jeolojik etütleri tamamlanmış, alt yapı hizmetleri getirilmiştir. Arsa kişilere, firmalara kiralanır, sadece bina tapusu verilir," demiyor!..

Bu yalnızca Almanya'da değil, İngiltere, İsviçre, İtalya, bütün Batı Avrupa ülkelerinde böyle!..

Ya İngiltere?.. İki adadan oluşan bu ülkenin tüm sahillerinin %80'i kraliçenin... Yani devletin!.. En meşhur limanları, Londra'nın en meşhur iş merkezlerinin bulunduğu sokakların tümü kraliçenin malı!.. Yani devletin!.. Dolayısıyla bütün milletin!.. Doğmuş, doğmamış her İngiliz'in hakkı var orada!

Hollanda gibi küçük ülkelerde ise durum daha da vahim(!).. Herifler adeta Rusya'da yıktıkları komünizmi, 200 yıl önceden kendi ülkelerinde kurmuşlar(!).. Hollanda'da sadece şehir toprağı değil, bütün topraklar ve de binalar devlete ait!... Tümü kiraya veriliyor!..

Gördünüz mü densizleri! Bizi kandırıp da karılarımızı dahi genelleştirip, pardon özelleştirip "kalkındırma"ya çalışırken, kendileri üretimin en temel unsuru toprağı nasıl da devletleştirmişler!..

Bu yazdıklarımıza inanmadığınızı biliyoruz!.. Ama hepinizin Almanya'da, Hollanda'da, İngiltere'de, Fransa'da bir akrabası, bir tanıdığı vardır... Yazın, sorun!.. Orada bir bina alsa, eline nasıl bir belge veriliyor?..

Hep bize batıyı örnek gösteriyorlar ya!.. Neden coca cola, blucin, rock müziği, televizyon şovlarından başka "batılaşma" tekniği göstermediklerini anlatmaya çalışıyoruz... İşlerine gelmez, gerçek batı toplumunun yapısını, kurallarını ortaya koymak!..

Kimilerine göre "Mülkiyet hakkı kutsaldır, dokunulmaz!.. Servet beyanı şeytanın işidir!... İnsan haklarına aykırıdır!.."

Ama batıya bakınca, kazın ayağı öyle değil!.. Mülkiyetin sınırı bizdekinden çok daha keskin!... Herkesin malı da mülkü de devlet'in kaydına geçmiş, kuruşuna kadar denetim altında!..

Şu "kara para" masalı nedir, biliyor musunuz?..

Türkiye'de hep bir "kara para"dan bahsedilir!.. Yahu, Türkiye'de ak para bile denetim altında değil ki, karası olsun!..

Halbuki Batı Avrupa'da, Amerika'da herkesin serveti ve kazancı, kazancının kaynağı devletin tam denetimi altındadır... Eğer birisi çıkar da esrar satmaktan, kadın pazarlamaktan, kumardan para kazanırsa, bunu kaydettirecek yer bulamaz!.. Kanunsuz olan kaynağını gösteremez... Kaynağını gösteremediği parayı harcamaya kalkınca da, servet beyanı, vergi beyannamesi karşısında bu masraf sırıtır... Adamı hemen köşeye çekerler, "Sen bu parayı nereden buldun?" diye!..

İşte kara para budur!.. Onun için kaynağı karanlık para kazananlar, bunu paravan şirketler kurarak, kendi şirketleri arasında bazı malları ucuz almış yüksek satmış gibi göstererek, bu parayı aklarlar.

Bazen hayali ihracat ta yaparlar... Sunta ihraç edip mobilya fiyatına satmış gösterirler... Ama bu, vergi iadesi almak için değildir... Karanlık yoldan gelen parayı temiz yoldan gelmiş gibi gösterip deftere kaydederek, vergisini ödeyerek "aklamak" içindir!..

Amerika'da başkanlara, senatörlere bile topladıkları paranın hesabı sorulur... Kimlerden bağış alabilecekleri bellidir... Gelirleri, servetleri bellidir, bir kuruş fazla harcasalar, kara para muamelesi görür.

İşte bizim zihniyet batının bu denetim metotlarını almayı hiç düşünmez... De, şehirlerin girişine "welcome" yazmayı, otomobil plakaların başına "TR" eklemeyi batılılaşmanın gereği sayar!..

Nereden geldik buraya?.. Haa, Avrupa'da şehir içi arsaların, sahillerin, hatta binaların devlet malı olmasından!..

Aslında Batı Avrupa ülkeleri de, 200 yıllık ABD de, bu sağlam uygulamayı Osmanlı Devleti'nden almıştır!.. Amerika'nın farkı orada toprak da özel mülk olabilir.

Osmanlı Devleti'nde mülk padişahın (yani devletin, dolayısıyla milletin), mal ise halkın idi... Yani insanların atı, eşeği, otomobili, televizyonu, radyosu, halısı, kilimi, buzdolabı, çamaşır makinesi olabilirdi ama; toprağı, fabrikası, binası, camii olamazdı!!..

Sadece şahısların değil; kurumların da, mesela bakanlıkların da olamazdı!.. Hepsi devletin malı idi!.. Toprak ve binalar kişilerin kullanımına tahsis edilir; fabrikalar ise bulunduğu mahallin yerel kurumları tarafından devlet adına işletilirdi... Hanlar, hamamlar, imarethaneler, baruthaneler, tersaneler hep böyleydi...

İşte bu sistem pek çok batı ülkesi tarafından örnek alınmış ve kullanılmaya başlamıştır!..

Sadece o mu?.. ABD'nin iç güvenlik teşkilatı milli muhafızlar (National Guards) bizim sipahi kuruluşunun taklididir. Amerikalı milli muhafızlar; aslında belli bir işte çalışan, ancak gerektiğinde o bölgedeki asayiş olaylarına, felaketlere emir-komuta zinciri altında müdahale eden ekiplerdir.

Aslında bizim Sivil Savunma Teşkilatı'nın olması gereken buydu!.. Herifler bizden almış, biz onlarda görünce, "Aaa, batılılar nasıl teşkilatlanmış???" diye şaşıyoruz!..

Bundan 400-500 sene önce inşa edilen camiler, köprüler, külliyelerin hepsi için belgeler mevcuttur... Yanlış hatırlamıyorsam, Süleymaniye Camii için tutulan defter yeni harfler ile yayınlanmıştır... Bu kayıtlarda hangi malzemenin kullanıldığı; taşçının, duvarcının hangi ilden geldiği, ne kadar çalıştığı, ne ücret aldığı, ne zaman izine çıktığı bile bellidir.

Bırakın 500 yıl öncenin kapsamlı kaydını kuydunu; bugün itler için bile belge istenirken, bir binanın dosyası olmamasını anlayabiliyor musunuz?

"Kalkınıyoruz, demokratikleşiyoruz, globalleşiyoruz" derken, kendi geçmişimizden bile gerilere düşmüşüz!..

Deprem bölgesine 30 milyon insan, ve sanayiin %75-80'i yığılmıştır!.. Bu ne demektir?... Türkiye'nin geri kalanı boşaltılmış ve fakirliğe mahkum edilmiştir!.. "Kalkındık, kalkınıyoruz, çağ atlıyoruz" teraneleri, hep bu 35.000 km. karelik yer içindir... Geri kalan 700.000 km. karede yaşayanlar sürünüyormuş, kimi zihniyet sahiplerinin umuru bile değildir!..

Hatta bunlardan biri, bu bölgeyi Türkiye'den koparıp özerk bir eyalet haline getirmeye çalışmıyor, İstanbul ve Marmara bölgesi için "ayrı bir statü" uygulanmasını istemiyor muydu?.. Bu herifler Türkiye'yi değil; yalnız kendi yaşadıkları yeri düşünürler!.. Ve orası Türkiye olmuş, Yunanistan olmuş, Avrupa'nın bir eyaleti olmuş, hiç fark etmez!..

O yüzden onların önerileriyle, tavsiyeleriyle tuvalete bile gidilmez!

Devlet, millet'in teşkilatlanmış halidir!..

Devleti olmayan topluluğa millet denmez!.. Binlerce yıldır devletsiz kalmamış olan Türk Milleti, kimilerinin elinde teşkilat geleneğini kaybetmek üzere!..

Yani aklımızı başımıza toplamazsak; ne devletimiz kalacak, ne de millet olma özelliğimiz!..

 

Şu Bizim Huysuz İhtiyar Marty Amca,

Kalem:Toranaga

Çizgi Roman Dünyası bu yıl epeyce canlandı. Çizgi Roman dergilerini utanmadan uluorta okuyanlar artınca, basın sektörünün radarları çalıştı, bu ilgiyi, okur potansiyelini sezdi ve hem yayın yelpazesini hem de dağıtım alanlarını genişletti.

Eskiden çocukların ve gençlerin tekelinde kalan okur kitlesi artık orta yaşlara doğru ilerleme kaydetti. İşte, kitap kelimesinin anlamını sezdiği günlerden itibaren her türlü çizgi roman türünü okuyan benim gibi geçkinler çizgi roman okurlarının bu yaş ortalamasını arttırıyor.

Çizgi Roman okuyucularının yas ortalamasının yükselmesinde etkin rol oynayan dergilerden biri hiç kuskusuz Atlantis diye de tanınan İmkansızlıklar Dedektifi Martin Mystere.

Zagor, Tommiks, Teksas, Teks, Tarzan, Kaptan Swing, Mister No gibi İtalyan kökenli benzerlerinden üslup olarak ayrılan Martin Mystere standart macera anlayışını bir üst basamağa taşıyor. İtalyan çizgi roman sektörünün en önemli ismi Sergio Bonelli grubu, 80’lerde okurların eski kahramanlardan sıkılmaya başladığını anlayınca yeni bir soluk ve üslup arayışına girdi. Dönemin en popüler konusu gizemli olaylar ve dünya dışı varlıkların izleri, Atlantis ve Mu uygarlıklarının geniş kitlelerce tanınmasıydı. Bu arayış sonunda Zagor ve Mister No’nun yaratıcısı Alfredo Castelli, 1982’de Arkeolog Martin Mystere tipini geliştirdi. Yine o günlerin çalışmalarının ürünü olan Nathan Never gibi tipler de yaratıldı. Ama okuyucuya sunulan bu birkaç seçenekten, bu türde en çok tutunanı Martin Mystere oldu.

Aslında yapı olarak tipik bir serial Martin Mystere. Bir kahramanımız vardır. Elbette O’nun vazgeçilmez ve sadık bir yardımcısı kahramanımızın sık sık derde giren başını kurtarır. Macera içinde sürekli iyi-kötü savaşı vardır ve kazanan çoğu zaman iyiler ve elbette düzendir.

Martin Mystere’in bunlardan farkı hikayelerde gizemli olaylara, bilinmeyenlere, eskilerin sırlarına, metafizik ve ruhani olaylara yer verilmesi; maceraların çoğunun gerçek zaman-mekan ve bilinen tarihle örtüşmesidir. Bonelli Grubu bu serialle, çizgi roman dünyasının ayaklarını bir ölçüde yere bastırdı. Gerçekle örtüşen yapısı nedeniyle kısa zamanda maceralarını ciddi bir şekilde takip eden geniş bir fanatik kitlesine sahip oldu Martin Mystere. Resmi bir web sayfası yanında, fanatiklerin hazırladığı resmi olmayan pek çok web sayfası var bu çizgi romanın. İlgi yoğunluğu nedeniyle üniversite tezlerine konu oluyor, fanatikler maceraları listeleyerek izliyor, koleksiyoncular çeşitli ülkelerde çıkan versiyonlarını topluyor, dergileri ciltleyerek saklıyorlar.

Bunlardan biri de benim. Sizleri bu değişik çizgi romanı izlemeye davet ederken, serialin yapısı hakkında kısa bir bilgilendirme sunuyorum.

Çizgi romanda anlatılan özgeçmişine göre 1942 doğumlu Mystere. 23 yaşında üniversiteyi bitirdikten hemen sonra anne ve babasını sırlarla dolu bir uçak kazasında kaybederek hem öksüz, hem yetim kalıyor. Bundan sonraki yıllarını kendisine kalan mirasla rahat bir şekilde sürdürürken yaşamını kibernetik ve arkeoloji dallarında çalışmalara adıyor. Televizyon programları ve yazdığı kitaplarla popüler hale gelince, dünyadaki bütün gizemli olaylar kendisine bulaşmaya başlıyor. Üniversitedeki can ciğer dostu Orloff , daha sonra karşısına serialin kötü adamı olarak çıkıyor.

Sadık yardımcısı Java’yı bir Tibet macerasında tanıyor ve güçlükle vasiliği altına alıyor.

Ve dizinin kadın faktörü olarak Mystere’in asistanlığını yapan uzatmalı nişanlısı Diana Lombard var. Martin Amca’nın uslanmaz bir çapkın olduğunu da belirtelim. Mystere’in en önemli malzemesi, Üniversite yıllarından sonraki ilk gençlik arayışlarında, Orloff ile birlikte Hindistan’ın bilinmeyen bir köşesinde Kut-Humi adında bir rahipten aldığı Uzakdoğu öğretisi ve Murchadna adı verilen gizemli ışın silahıdır. İlk yılların maceralarında sıklıkla kullanılan bu silah, son dönem maceralarında epeyce ikinci plana atılmış görünüyor. Öykülerde bir diğer taşıyıcı unsur; Atlantis ve onun simgesi olarak sunulan; sürekli Martin’in karşısına çıkarak öykülerde anahtar rolü oynayan, “soy ağacı” olarak adlandırılan işaret.

Ve öykülerin taşiyıcı faktörlerinden biri, kötü karakter Kara Adamlar’dır. Yakın zamanda çevrilen MIB (Man in Black) filminden bu fantastik (!) gizli örgütü hatırlayacaksınız.

Martin Maystere dizisi Türkiye’de önceleri Atlantis adıyla Tay Yayınlarından çıktı. Bu sayıları ancak eski kitapçılardan bulabilirsiniz. Dizinin öncesini algılamak açısından bulmanızı tavsiye ederim. En azından koleksiyoncu arkadaşlarınızdan okumak üzere ödünç alabilirsiniz. Uzunca bir süre ara verildikten sonra şimdilerde Doğan ile Egmond Yayıncılık tarafından dizinin yeni maceraları yayınlanıyor. Fiyatı biraz cebimizi yaksa da oldukça kaliteli olan baskısı İtalyan formatında piyasaya sunuldu. Yıllarca alıştığımız ölçülerinden farklı olan fiziki yapısına elimiz kolay alıştı.

Bu çizgi roman dizisi için yazılacak çok şey var. Ne de olsa 17 yıldır yayında olan bir diziden bahsediyoruz. Amacım biraz ilginizi uyandırmaktı. Merak edenler bu diziyi izleyip ayrıntıları öğrendikçe daha fazla keyif alacaklardır.

Çizgi roman dünyasinin Indiana Jones’u diyebiliriz Mystere için.

Dizi hakkında ayrıntılı bilgi almak için Martin Mystere’in resmi web sayfası http://www.bvzm.com web adresini inceleyebilirsiniz.

Sizin De Vardır, Kim bilir

İçleri sahte öteberiyle doldurulmuş, renk renk bir sürü şişem var benim. Kimisi mavi renkte daha ışıltılı gözüksün diye, kimisi kırmızı daha gizemli olsun diye, kimisi sarı daha parlak olsun diye, kimisi yeşil, kimisi portakal, içlerinde asla gri yok, siyah yok, kahverengi bile yok. Sahte renklere boyanmış ışıl ışıl, dışarıdan bakınca bazen beni bile aldatabilen bir sürü içi boş şişe. Kimi gün mavisini çıkarıyorum yerinden, ama asla içine bakmadan, kimi gün yeşilini. Hangi gün hangisine ihtiyacım varsa... Dışarıdan bakınca ay ne güzel diyorlar, şu şişenin mavisi ne gözalıcı, kırmızısı da hiç fena değil canım, diyor kimisi. Ama hiçbirinin aklına eline alıp da, şişenin içinde ne var diye bakmak gelmiyor. Ben ısrarla o şişeleri vitrine dizmeye devam ediyorum, birinin, bir şeyin bir hamlede onları nasıl tuzla buz yapabileceğini bile bile yapıyorum bunu.

Aslında bunu hangimiz yapmıyoruz ki? İçi boş sevgileri, arkadaşlıkları, ilişkileri sürdürmüyoruz ki? Artık hiçbir şey hissetmediğiniz bir insanla aynı çatı altında yaşarken, ikiyüzlülüğün kol gezdiği mekanlarda bulunurken hangimiz biriktirmiyoruz ki o şişeleri. Hangimiz sahte dünyalarda yaşamıyoruz, sahte insanlarla birarada bulunmuyoruz ki... Biraz nefes almak için küçücük mutlulukları, minicik iletişimleri, bir gülücüğü, bir bakışı, dostça bir dokunuşu alıp, ondan kocaman kumdan kaleler üretmiyoruz ki...

Ve aslında biliyoruz, çoğu zaman o gülücüğün altındakileri, o bakışın manasını. Ama olsun diyoruz, hiçbir şeyimiz olmasa da, içi boş da olsa şişelerimizi biriktirelim. Kim bilir belki bir gün içlerini dolduracak bir şeyler bulunur?..

 

Aydınlığın Neferleri

Kalem: Büyükbaba

Her gün, yeryüzü üzerinde birbirini kovalayan karanlık ve aydınlık, gece ile gündüzün ötesinde, iyi ve kötü arasında da benzer bir seyir izler. Yenişemeyen güçlerin birbirini itekleyerek hareket ettirdiği bir devri daim makinesi gibi, ben diyeyim iyi ile kötü, siz deyin; bilgi ile cehalet, bu devri daimin sonsuz güç kaynağı olan itkiler çevremizde, bazen de yaşamlarımızın içinde akıp gider. Çoğumuz, biz sıradan insanlar, genellikle arada kalan bölgede yarı aydınlık, yarı karanlıkta yaşarız. Diğerleri, ya karanlığın içinde kıvılcımlanan çakmak taşı olmayı seçer ya da aydınlığı örtmeye çalışan örtü olmayı.

Ahmet Taner Kışlalı ismi çoğumuza bir şey ifade etmez. Bir zamanlar hükümetlerin birinde Kültür Bakanlığı mı ne, bi bakanlık üstlenmiştir, şimdilerde ise bir yerlerde bi şeyler yazıyordur ama çoğu zaman ne dediğiyle pek ilgilenmediğimiz için ya silik bir resimdir belleğimizde ya da kalabalıkta yitirilmiş bir yüz. İyimserlerin, tavrı yumuşakların kaçınılmaz kaderini paylaşır Kışlalı. Fazla bağırmayan, derdini anlatmak için yırtınmayan, kavgacılık yerine uzlaşmacılığı yeğleyen, sözünü anlamak isteyene, bu uğurda çaba sarf edene fısıldayan biridir ve çoğu zaman bu fısıltıda bir bilgelik gizli olduğunu gözden kaçırmışızdır. Ama herkes bizim kadar aymaz değildir, can kulağıyla dinlerler ne dediğini ve kara kaplı defterlerine not ederler ismini, kendi yaşamları onun gibi düşünenlerin ışığında tehdit altındaymışçasına...

Pek farkında olmadığımız, pek de önemsemediğimiz, ama kendi yaşamı pahasına bizim yaşamımız için yapılan bir savaşın ileri uçta vuruşan, aydınlığın bir neferiydi Kışlalı. Bilgi adamı olmanın sorumluluğuyla ideallerinin savunuculuğunda, hepimizin olduğu gibi kendisinin de tek gerçekliğini, canını sürdü öne. Ve bu can ondan alındı, hamasi nutuklarda söylenen o sözcük; MENFUR bir eylem ile. Yazık ki, içinde yaşadığımız yarı aydınlık gitgide sisleniyor, parlaklığını yitiriyor Kışlalı gibi, Mumcu gibi ışık kaynaklarının teker teker söndürülmesiyle.

Bizim için yiten bu canlara KAHRAMAN demek ne kadar anlamsız ve ne kadar baştan savma geliyor şimdi bana.

Bir Işık Daha Söndü

Kalem: Esef

Evet... Bir ışık daha söndü... Söndürüldü... Ülkemiz biraz daha alacakaranlığa gömüldü. Işıklar azalıyor. Karanlığı aydınlatacak yeni ışıklar ne yazık ki yanmıyor. Bırakın projektörleri, el fenerlerini, mum bile yakamıyoruz. Nasıl göreceğiz önümüzü?.

Ahmet Taner Kışlalı... Atatürkçü, Laik, Vatansever bir aydın... Hep karanlığa çevirdi ışıklarını. Hep en ücra, en karanlık, en gözden kaçan, görülemeyen ya da görülmek istenmeyen yerlere çevirdi ışıklarını... Ve onu da söndürdüler... Daha nicelerine yaptıkları gibi...

Karanlıktan korkarız... Karanlık kötülüğü çağrıştırır. Bilinmeyeni hatırlatır bize... Tedirginlik, sıkıntı ve soğukluk hissi vardır karanlıkta... Ondan kurtulmak için çabalarız...

Ama iyi bir yönü de vardır. Aydınlığa özlem duymamızı sağlar...

Özlemek iyi de, aydınlığa kavuşmak için çabalarımız yeterli mi?

"Nasıl olsa kışın sonu bahardır", ya da "Her gece sabaha uyanır" diyerek kaderci bir bekleme içine mi girelim?

Hayır!!!

Önemli olan karanlıklara ışık olmaktır... Gecelere Güneş olmaktır. Zira gündüz yakılan ışığın bir yararı olmaz, olamaz, çünkü fark edilmez.

Karanlık uykumuzu getirir, uyuruz.

Uyumak iyi de nereye kadar?... Onlar vampirler gibi karanlıkta uyanık... Kurban peşindeler. Korkuları ışık, aydınlık. Tüm ışıklardan kurtulsalar ne kadar iyi olacak...

Mümkün mü tüm ışıkları söndürmek?... Tabii ki hayır... Ama artık geceleri aydınlatalım... Karanlıklara ay, yıldız olalım. Yetmez güneş olalım, pırıl pırıl yapalım ülkemizi...

Tıpkı pırıl pırıl bir insan, Ahmet Taner Kışlalı'nın yapmak istediği gibi...

Pardayanlar

Kalem: İşkampavya

İlk gençlik romanlarımdan ayrılıp okuduğum, yetişkinlere yönelik ilk eser, Michel Zevaco’nun (1860-1918) unutulmaz başyapıtı ‘Pardayanlar’ (Les Pardaillans) idi. Zevaco, özellikle 70’li yılların en popüler yazarlarından biri olarak benim ve akranlarımın ebeveynlerinin neredeyse başucu kitaplarının tek ismiydi. Özellikle aşk, entrika ve kahramanlık hikayeleri, o yılların romantik, bir taraftan da macera düşkünü kitapseverlerini fazlasıyla tatmin ediyordu.

Barbara Cartland’ın hisli dünyasını aratmayan, Agatha Christie’nin sırlarla dolu aksiyonlarını neredeyse unutturan, klasik yazarların tarihi sırtlayan metinlerinden hiç de aşağı kalır yanı olmayan yapıtlara ne yazık ki bugünlerde bazı yetişkinler burun kıvırıp küçümsüyor. Bence bu çok önemli yazar Fransız Edebiyatı’nın vazgeçilmezleri arasındaki yerini asla terk etmeyecek.

Eserlerini küçümseyenlerin altını çizdikleri konuların başında, Zevaco’nun kolay tükenir görünen sevda, kahramanlık ve hanedan hikayelerini hafif bir dille -aslında çok akıcı bir tekniğe sahiptir- yazması ve hep aynı eksenlerden (ulaşilmayan aşklar, aristokrasinin hırsları, iktidar mücadeleleri, arkası kesilmeyen ve zaman zaman kesişen kumpaslar) vazgeçmeyişi geliyor. Bir de benim de ortaokul yıllarımda okumama rağmen şaşırdığım ifade yöntemindeki tercihleri: “Aman Tanrım… O da ne? Tam o sırada kraliçe bütün ihtişamı ile salonda belirivermez mi? Eyvah eyvah… Ya şimdi ne olacak? “ diye okuyucu ayıltan -ki buna hiç de ihtiyacı yok- çıkısları…

Zevaco’nun yapıtlarını dikkate değer görmeyenlerin, yazarın kurgu tekniği konusundaki üstün, sarmal formuna hiçbir yorum getirememelerini ise ben de değerlendirmek istemiyorum. Sonuçta bu tavrı, kişiliksiz snobist bir zaaf olarak görüyor ve Zevaco’ya haksızlık yapıldığını düşünüyorum.

Pardayanlar, tam on ciltlik bir destan. Baba Jean Pardaillan ile başlayan oğul Pardaillan ile süren ve torun Pardaillan ile tamamlanan; üç cesur, zeki ama ayni zamanda da hüzünlü silahşörün hikayesini anlatır. Sıradan Fransız serüven romanlarından ayrılan tavrı, dönemin siyasi panoramasını da en ince ayrıntısına kadar tanımlayabiliyor olusudur. Pardayanlar, sadece Paris ya da diğer şehirlerin sokaklarında ve hanlarında dolaşmazlar; sarayın ve diğer hanedan çevresinin -düklerin, düşeslerin, baronların, baroneslerin- konutlarına da konuk olurlar. Halkın içinde gezgin bir yaşamı sürdürürken kral ve kraliçenin -özellikle ana kraliçenin- iletişim kanallarından ve ilgi alanlarından ayrılmazlar. Kral Charles’ın talihsiz sonu, ana kraliçe Catherine de Medicis’nin acımasız hırsı ve gizemciliğe olan merakı, saray çevresindeki düklerin iktidara uzanan ve adeta kurtlar sofrasını andıran samimiyetsizlikleri, haniyse alt metin olmaktan çıkıp kahramanlarımızın öykülerine koşut, süreklilik gösterirler.

Benim gibi roman sanatıyla tanışmaya önce Pardayanlar’la başlayanların en büyük talihsizliği, sonraki okuru olacağı romanların çoğunda motive olamayışları gerçeğidir. Çünkü Zevaco, roman sanatının bütün olanaklarını sonuna kadar kullanmış, klasik anlatının hafızalardan silinmeyen diline en büyük hizmeti vermiştir.

Bu büyük okuma şöleninden mahrum kalan kitapseverlerin şiddetle önerdiğim eseri çaba gösterip edinmeleri, Zevaco’nun yorgun ismini bugünlerde tekrar layık olduğu saygınlığa taşıyan önemli bir adım olacaktır.

Rahatlıkla, dünya literatüründe görkemle anılan Rus klasiklerinin arasına yerleştirebileceğim eser, hem Binbirgece Masalları’nın zengin ve göz kamaştırıcı atmosferini hem Sefiller’in melankolisini, hem de Anna Karanina’nın romantizmini taşıyacaktır bugünün çağdaş (!) okuruna.

Pardayanlar, sizi üç kuşaklık benzersiz öykülerine davet ediyorlar: Aşkın, cesaretin, yenilginin, hırsın, savaşmanın, hilenin, yalnızlığın, yeniden yaşamanın ama sonunda hep ölmenin hikayesini bir daha bir daha anlatmak için…


 

 

Bir sonraki Yer6 Yazılarında Buluşmak Üzere...

ana

mail

     Ekim1999