|
![]() |
Masum Araştırmacılar ve Filozoflar Yayıncılık
|
ANLIK UYANIŞ - Müzmin |
| İLETİŞİM DİLİ TÜRKÇE - Yazman |
| KURYE - İşkampavya |
| AMERİKAN TÜRKLERİ (6) - Abartman |
| KAHRAMANLARIMI İSTİYORUM - Toranaga |
| VAHİY NASIL GELİYORDU - Mir |
Merhaba,
99’un bu son Yer6’sı da her telden konuyla dolu... Tıpkı 1999’a sığdırdığımız bunca gündem maddesi gibi. Bu yılın bittiğine nasıl seviniyorum bilemezsiniz. Bir yaş daha yaşlanmış olmam ve artık bedenimin ortayaş bunalımları yaşamaya uygun zemin oluşturuyor olması umurumda değil. Yeter ki bu yıl geçip gitsin. Keşke hiç yaşanmasaydı. Oysa, olan’ın mükemmel olduğuna inanmışımdır hep. Olan, başka türlü olamayacağı için böyle gerçekleşmiştir diye düşünmüşümdür.
Tüm dünyanın başına, kuyruğa girmişçesine arka arkaya yağan bunca felaketin bir araya toplandığı ve kendisinden çok şey beklenen 1999, bu umutları yanıtlamadığı gibi belleklerimizde unutulmaz görüntüler bıraktı.
Umarım, yüzyılın ve binyılın son 365 günü; 2000, bize bu yılı aratacak olaylar yaşatmaz.
Anlık Uyanış
Kalem: Müzmin
Geride bırakmakta olduğumuz yıl, Yer6’nın 14. sayısında Karga’nın dikkat çektiği “bireyselleşme” belasıyla öylesine haşir neşirdik ki... Kalabalıklar içinde yaşasak da, başkalarının varlığından öyle habersiz dolanıyor, kendimizi öyle sistematik biçimde duyarsızlaştırıyorduk ki... Kendimizle öylesine meşguldük, gemisini kurtaran kaptan rolünü öylesine benimsemiştik ki...
Kimilerinin 28 Şubat kararlarına, kimilerininse toplumun yozlaşmasına bağladığı; kimilerinin “kıyamet alameti” dediği; kimilerinin de Nostradamus’un kehanet gücüne yorduğu; kimi aklı evvellerin de fırsat bu fırsat deyip akıl satmaya kalkıştığı bir toz duman bulutunun ortasında bulduk kendimizi. Hem de yıllar yılı umut bağlayıp beklediğimiz, sayısız anlamlar yüklediğimiz ve sonunda dur durak bilmez imgelem gücümüzle bir mite dönüştürdüğümüz 1999 yılında...
Her ne kadar acılarla geçse de, 1999 bir tek beklentimizi tam anlamıyla karşıladı: Unutulmaz bir yıl olacağı beklentisini... Gerçekten de 1999, salt ülkemize değil, bütün dünyaya unutulası bir yıl olmadığını gösterdi. Umulanın aksine, böylesine soğuk, ıslak, hüzünlü, beynimize kazınan o ürkütücü imgelerle anımsanacak olması ne acı...
1999, beklenenlerden çok farklı bir misyon üstlendi...Ve belki, üzerine binen beklentilerin ağırlığıyla görevini bir an önce üstlenip, layıkıyla yerine getirerek “unutulmazlık” payesini alma azmi ve kararlılığıyla hiç boş bırakmadı bizleri. Hızla değişen yoğun gündemin yanında, bize üst üste, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen acılar, yerine asla konulamaz kayıplar yaşatan uğursuz bir yıl oldu bu.
Dünyanın durmaksızın sallandığına tanık olduk. Sağlam bastığımızı, desteğe gereksinim duymadan dimdik durabilecek güçte olduğumuzu düşünsek de, o kibirli ve başına buyruk bireyliğimize duyduğumuz inanç ve güvenin, üzerine bastığımız toprağın ayaklarımızın altından kaymasıyla un ufak olduğunu gördük...
Belki kısa sürdü ama, gördük ki dünyanın merkezi değiliz... Denetimimiz dışında olan şeyler var. Orada ya da burada bizden başkaları da var. Biz yarın ne giyeceğimiz gibi basit sorunlarla uğraşırken, sıcak yatağımızda mışıl mışıl uyurken, telefonda lak lak eder, internette dolaşırken, yemek yer ve belki sevişirken, bir yerlerde acı çeken, sevdiklerini kaybettiği için ağıt yakan ve hatta ölen birileri var... İşte bu acı gerçek, bu bir anlık uyanıştır ki, bazılarımızın içinde sarsıntıların en şiddetlisini ve belki de en dayanılmazını yarattı, neye uğradığımızı bilemedik...
Yaşanan her şeyin olumlu ve olumsuz yönleri olması kaçınılmaz... Öte yandan, bilmeliyiz ki, olumsuz yaşantıların kimi zaman olumlu sonuçları olabilir. Tüm yaşanan acıların bize gösterdiği tek olumlu şey ise, bir çoğumuzun “ben” dışındaki yaşamları fark etmesi, salt kendimiz için değil, onlar için de sorumluluk taşıdığımızın bilincine varmasıydı. Kısa süreliğine de olsa...
Şimdi, yeni bin yılı beklerken, yine kendimize bir mit yaratma gereksinimi içinde olduğumuz duygusuna kapılıyorum. Yine kafamızda bin bir türlü soru var... Çoğu kişinin, medyanın da bombardımanıyla en sık sorduğu soru: “Acaba insanoğlu şu koskoca evrende yalnız mı, yoksa başka varlıklar da var mı?” Evrende yalnız mıyız değil miyiz bilemiyorum. Yaşadığım sürece bunu öğrenebilecek miyim, bilmiyorum... Bildiğim bir şey var... Her birimiz evrende birer ışık zerresi gibiyiz. Ve ötemiz berimiz, bütün çevremiz rengarenk, başka ışıltılarla dolu... Neden öncelik onların olmasın?..
İletişim Dili Olarak Türkçe
Kalem: Yazman
Aşağıda aktarılan düşünceler, tümüyle özel olup, kişisel bir bakış açısından oluşmaktadır. Hiçbir değişmezlik savı taşımayan, tartışmaya açık, özgün bir anlatım bütünüdür. (YN*)
İletişim aracı olarak dilin yeterliği ya da sınırlılığı tartışılmadan, Türkçe ya da herhangi bir dil hakkında konuşmak biraz acelecilik olacak.
Savım odur ki; konuşulan dil, zeki canlılar arasında açık iletişimi sınırlamakta, dahası; çarpıtmakta, anları bulanık görüntülere dönüştürmekte. Herhangi bir imgeyi bile sözcüklerle anlatmaya çalışmak, o imgeyi daraltmakta, olduğundan değişik bir biçime sokmakta. Dilin bu yetersizliğindendir ki; insanlar kendilerini anlatmak için mimiklere ve tonlamalara gereksinim duymakta.
Bireyler arasındaki iletişim kopukluğuna dil, yeterli ilaç olamadığından sanat yaratılmış. Sanat; “bakın, ben duygu ve düşüncelerimi sözcüklerle anlatamıyorum, ancak yaptığım resimde, renk, ışık, simge olarak betimledim, umarım beni anlarsınız” ya da “müziğin armonisinde iletiyorum duygu ve düşüncelerimin yoğunluğunu.” demek değil midir? “Lütfen beni anlayın” kaygısı her sanatçının ortak sorunu olmayı sürdürmekte.
Söylenmesi gereken bir nokta daha var ki; sanat da kültürel boyutundan ötürü evrensel bir dil olmak niteliğinde değil. Bu nedenle; olası bir dışsal zekayla karşılaşıldığında kullanılabilecek yeterli ve evrensel nitelikte bir bilgi aktarım aracı olarak, bilim adamları matematik ve geometriyi öne sürmekte. Örneğin; Prof. Carl Sagan’ın tasarımını yaptığı ve matematiksel veriler ile dünya müziklerinden örneklere yer verilen bir disk, Voyager (Gezgin) ile güneş sisteminin dışına gönderilmiş.
“Dil” konu başlığının özeti olarak savım şudur ki; ne sesbilgisi (fonetik), ne sanat ne de geometri başlı başına ülküsel (ideal) iletişim aracı değildir.
Ancak biz, iletişim aracı olarak dili ve özellikle anadilimiz Türkçe’yi kullanmak durumundayız. Öyleyse, üzerinde düşünülmesi ve konuşulması gereken en önemli başlık kanımca, “İletişim Dili Olarak Türkçe”dir.
Edebiyat dili olarak Türkçe
Felsefe dili olarak Türkçe
Müzik dili olarak Türkçe
Diplomasi dili olarak Türkçe
Bu konu başlıkları, bizden önce, yüzyıllara yansıyan geniş bir ölçek içinde sayılamayacak kadar insan tarafından tartışılmış. Öyle ki altı yüzyıllık Osmanlı döneminde edebiyat, felsefe, müzik ve diplomasi dili olarak zaman zaman Arapça, zaman zaman da Farsça kullanılmış. Süreklilik gösteren bu sorun karşısında Arapça ve Farsça’nın ağırlığında Osmanlıca oluşturulmuş. Özellikle diplomasi dalında yeterli olan bu zengin, şatafatlı ve görkemli dil, elit bir kitlenin yazı dili olarak kalıp, halka, tabana işleyememiş ve hormonlu çiçekler gibi kısa zamanda yeşerip, çok daha kısa zamanda da silinmiş gitmiş. Kuşkusuz, tümden yok olmamış. Ortadan kalkmasına değişik etkenler gösterilse de iletişim, bilim ve kavram dili olarak yeterlilik sınırları zorlanan Osmanlıca; Sanskritçe, Latince ve Shakespeare dönemi İngilizcesi ile aynı yazgıyı paylaşmıştır. Latince, bilim üretenler tarafından terim yaratmakta sıklıkla başvurulan bir kaynak olarak yaşamayı sürdürse de “konuşulan” bir dil olmaktan çıkmıştır.
Günümüz Türkçesi ise doğu ve batı dillerinin gece gündüz bombardımanı altında el yordamıyla yitik kimliğini aramakta. Bombardıman, öz sözcüklerimizi öldürmekte, sakatlamakta, kısırlaştırmakta, kendini yenileme becerisini yok etmekte. Ancak bu ülkede birbirimizi anlayabilmemiz ve olabilecek en ülküsel (ideal) iletişimi kurabilmemizde iyesi olduğumuz tek gerçek gerecimiz yoksul, kimlik bunalımı çeken, bu Türkçe; Günümüz Türkçesi.
Birbirini yeterince tanıyan ve güvenen kişiler, bilinir ki birbirini anlamakta güçlük çekmez. Bu içten gelen anlayış, ne kadar yetersiz olursa olsun herhangi bir dile çokça gereksinim duyumsatmıyor olsa da, bir anlamda “işaret dili” olarak tanımlayabileceğimiz bu yol sınırlı, kitlelerin iletişimine, kavramların aktarımına ve bilim üretmek için gerekli olan düşünceler arasında bağ kurmak (akıl yürütmek) işlemine olanak tanıyacak kadar geniş değil.
Kültürel yaşamımızı sürdürmek için sanatın bütün anlatım biçimlerine ve bilimin bütün dallarına gereksinim duyuyor oluşumuz gerçeğinden yola çıkarak, bu alanlardaki terimleri karşılayacak Türkçe sözcükler üretmek zorunluluğunun ayrımına varmalıyız artık.
Kullandığımız terimlerin kaynak (orijin) anlamlarını dipnot olarak açıklarsak, her birimiz bu terimlere farklı anlamlar yüklemek zorunda kalmayız. İnanıyorum ki kısa zaman içinde, kapalı devre de olsa kendi aramızda ortak terim bilimimizi ve kavram dilimizi çokça zorluk çekmeden bulabiliriz. Her Türk vatandaşı Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumunun doğal üyesidir. Görev hepimizin!
(*) YN: Yazman’ın notu.
Kurye
Kalem: İşkampavya
DIŞ
“Benim hiç arkadaşım olmadı sayın bayan. Çocukluğum ve ilkgençliğim bir şehirden diğerine taşınmakla ve yerleşmeye çalışmakla geçti çünkü. Yüksek rütbeli asker oğlu olmanın pek de kolay kaldırılamayacak yükümlülüklerin yanısıra ikamet edilen beldeye de insanlarına da yabancı olmaya mahkum kılınmanın bedeli ile karşı karşıyaydım her seferinde. Haniyse sevdim dediğim yaşıtlarımı, ansızın beliriveren bir hareketlenme ile terk ediyor, asla bir daha başka zamanlarda ve başka mekanlarda karşılaşmayacağımın, karşılaşamayacağımın yarı bilincinde sonu bilinmez yolların izini sürüyordum. Henüz kendini tanıma ve yanlış yapma şansı ya da hakkı olmayan küçük bir insanın artık bitmesini istediği yalnızlıklar yolculuğuydu sürekli yaşanan... Her dönem bu acıların sona ereceğini umut ediyor ama yeniliyordum. Aynı talihsizlikleri yaşamak yerine insanları sevmemeyi, onlardan uzak durmayı tercih ettim sonraları. Nasılsa her biri hayatıma eklenip eklenip, irili ufaklı izler bırakıp bırakıp zamanı geldiğinde eksiliyorlardı. Her yerde yabancıydım... Herkese yabancı... Henüz kendini tanıma fırsatı verilmemiş, üstelik hata yapma hakkı elinden alınmış küçük insanın değişmez yazgısı sonraki yıllarda da kapanmaz yaralar ekleyecekti ruhuna ama ebeveynin bunu görmesi mümkün değildi elbette. Sevgisiz ilişkiler, geçici birliktelikler, samimiyetsiz yakınlaşmalar ilkgençlik tarihimin en kalıcı ve en yorucu sayfalarını dolduruyordu. Yerleşik hayatın tadına bakmaya başladığımda da aynı hoşnutsuzluklar ve yenilgiler belki de geçmişten getirdiğim zayıflıklarım yüzünden bir daha bir daha canlanmaya başladı. Hatta yerleşik hayat, ayrıca ağır bir darbe vuruyordu, o da bu insanların ve olayların her zaman yanıbaşınızda yer alıyor olması idi. Oysa ben terkeden, terkedilen, uzaklaşan, kaybolan, eksilen hayatın çocuğuydum ve bu durağan yoğunluğu kabullenmem her geçen gün daha da katlanılmaz bir hale geliyordu. Mobilize olmalıydım. Tıpkı yıllar öncesinde olduğu gibi ömrümü yollarda tüketmeliydim. Daha da kısa süreli konaklamalar yaşayıp, insanları sevmeden, onların beni sevmelerine fırsat vermeden ortadan yokolmalıydım. Serbest bir kurye olarak yıllardır vasat otomobilimle kasaba kasaba, şehir şehir dolaşmaya başladım. Kimse bana naz yapmıyordu, hiçkimsenin kaprisini çekmek zorunda değildim. Daha buna fırsat vermeden öyküyü sona erdiriyordum çünkü. Kitaplarda yazıyor, insan sevdiğinden üzülür en çok sevdiğini üzer diye ama bunun ne demek olduğunu ben bilmiyorum açıkçası. İnanın üzmekten keyif alacağım bir sevdiğim olmadı hayatımda ama ilk kez bugün tuhaf bir hüzünlenme yaşadım sizi görünce. O kadar güzeldiniz ki kapıdan paketi verip, imzanızı alıp gitmek istemedim hemen. İtiraf ediyorum, susadığımdan değil, bir kaç saniye daha gözlerinizi yan bakışlarla da olsa seyredebilmek için bir bardak su istedim sizden. Hiç beklemediğim bir terslenme öyle şaşırttı ki beni, sizi de şaşırtmak –ki bu metin sizi şaşırtır mı bilmem- ve biraz olsun söyleyemeyeceklerimi ifade etmek için bu uzun notu yazdım size. Hangi hikayelere tanık olmuş tahmin edemeyeceğiniz; belki de hiçbir filmde, romanda karşınıza çıkamayacak rastlantıların içine düşmüş; hayal dahi edemeyeceğiniz bu kurye, size ne gibi bir ahlaksızlık yaptı ki küfürle yüzüne kapadınız kapınızı?
Ters bir zamanda geldiğimi bilmek bile beni teselli etmeye yetmeyecek.
Sayın güzel bayan, size rastladığıma hiç mi hiç sevinmedim.”
İÇ
- “Benim hiç arkadaşım olmadı sayın bayan...”
Kahramanlarımı
İstiyorumKalem:Toranaga
Onlar çocukluğumuzdan beri hayallerimizde en büyük yeri kapladı. Tarkan, Karaoğlan, Baybora, Saru Saltuk, Battal Gazi…Kendimizi onların yerine koyduk, onlarla at sürdük, onlarla ok attık, kılıç savurduk, düşmanla vuruşup, onların başarılarından pay çıkardık, kendimizi iyi, güçlü ve güvenli hissettik.
Tarih göstermiştir ki, kahramanlık ruhu her toplum için çok önemlidir. En kötü, en ümitsiz anda ortaya çıkıp, Hızır gibi son saniyede yetişerek toplumun başını beladan kurtaranlar bu ruhu taşıyanlardır.
Anadolu toprakları yüzyıllardır tarihe malomuş pek çok kahraman çıkarmış. Türk halkının uzun bir kahraman listesi var. Ninelerimizin anlattığı öyküler, atasözlerimiz, efsanelerimiz hep onlarla dolu. Bünyesinden bu kadar çok kahraman çıkarmış bir kültür nasıl oldu da, son dakikada yetişen Hızır’ın yerini Amerikan Süvarilerine kaptırdı? Onları el oğlunun kültüründe, tarih kitaplarında arar oldu artık? Ne yaptık da onlarsız kaldık?
Öyle bir pop-kültüre ulaştık, kendimizi küçük görme hissine öylesine bulaştık ki, kendi kahramanlarımızı maymuna çevirdik. O kadar dalga geçtik ki, yüreğinin derinliklerinde kahraman ruhu taşıyanları küstürdük.
Ne olacak halimiz? Yaşadığımız kötülüklerden bizi kurtarması için kimlere güveneceğiz, nasıl umut edeceğiz, neyi bekleyeceğiz, geleceğe nasıl iyimser bakacağız? Bireyselleşme Çağı denilen bu mu, gemisini kurtaran kaptanların, başka hiç kimseyi düşünmediği?
Ben kahramanlarımı istiyorum. Onları çok özledim. Kötü anlarımda önümde bir ışık yakacak kahramanlarımı nereye götürdünüz?
Yapmayalım! Onlara saygı gösterelim, maymuna çevirmeyelim, maskara, ele-güne rezil etmeyelim. Küstürmeyelim kahramanları, kahraman ruhunu taşıyanları… Sonra kim çıkarır bizi aydınlıklara, kim gösterir doğru yolu, kim tutar elimizden?
Vahiy Nasıl G
eliyordu?Kalem: MİR
Hz. Muhammed’ten alıntı:
“Küçükken bir tarlada bulunuyordum, derken tepemden inen adamlara rastladım. Bunlardan biri, “Bu O mudur?” dedi. Diğeri de “Evet,” dedi. Halk arasında ve canlılar arasında onlar gibisini hiç görmemiştim. Ve beni arkadaşlarımın arasından aldılar. Arkadaşlarım koşarak ta vadinin kenarına kadar gidip, sonra durarak adamlara döndüler ve, “Bu küçük çocuğa ne ihtiyacınız? Onun anne–babası yok, onu öldürmek size hiçbir şey kazandırmaz,” dediler. Çocuklar, adamların cevap vermediklerini görünce koşarak haber vermek için uzaklaştılar. Bu arada, gelen üç adamdan biri yumuşak bir surette beni yere yatırdıktan sonra, biri ona, “Göğsünü yar,” dedi. O zaman, göğsümün ikiye ayrıldığı kısmından başlayarak kıl biten yere kadar yardı. Fakat akan kan görmedim.
Ben onun yardığını görüyor ama el dokunmalarını bile duymuyordum. Bundan sonra ikinci adam ayağa kalkarak, arkadaşına, “Artık sen git,” dedi. Ve kendisi elini içime sokarak kalbimi çıkardı. Ben ona bakarken kalbimi yardı ve içinden pıhtılaşmış kan parçası gibi bir şey çıkardı, bir tarafa attı. Ben bakıyor ama hiçbir şey hissetmiyordum. O, eliyle kalbimin içini araştırıyor, bir şeyler tutmuş gibi oluyordu. Sağ elinde ise sanki bir şey var gibiydi. Ve işte bu sırada elindeki yüzüğe gözüm ilişti. Işıktan olan bu yüzük, bakanları hayrete düşürebilecek kadar parlıyordu. Onu kalbime soktu. Bundan sonra kalbimi eski yerine yerleştirdi ve sonra arkadaşına “Karnını dik ve göğsünü kapa,” dedi. İkisi birlikte karnımı diktiler. Bir de baktım,göğsüm eskisi gibi. Bir ağrı sızı duymamıştım.
Daha sonra ise, şimdi halen bende var olan mühürü iki kürek kemiğimin arasına yerleştirdiler. Ve bana “Korkma! Bu işlerle sana ne gibi iyilik istenilmiş olduğunu bilseydin çok sevinirdin,” dediler. Sonra o adam bir esans çıkararak üzerime serpti, ardından beş parmağımı birden tutarak sıktı ve bana “Haydi git,” dedi. Bundan sonra yanımdan ayrıldılar.
Ben,onların bu yaptıklarının verdiği rahatsızlıktan sabaha kadar uyuyamamıştım. Ve uzun zaman kalbimdeki yüzüğün serinliğini duymuştum...
Mühür:
“Ben Cebrail’in hitabını işittiğimde, ayakta olduğum halde iki dizimin üzerine çöktüm. Bundan sonra mememin altındaki damarlarım titrediği halde yerimden kalktım, eve döndüm.”
“Kendisi ile emrolunduğum şeye bak.” (mühürü göstererek)
“O (mühür) kürek kemiğimin üzerinde toplu bir halde bulunan kıldan ibarettir.”
“Her vahiy gelişinde, duyduğum ağrıdan dolayı öleceğimi sanıyordum.”
Kuran ne diyor?
“Eğer peygamber söylemediğimiz bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, hiç şüphesiz onun kalp damarını koparırdık. O vakit sizden hiçbiriniz buna mani de olamazdınız.”
(Bu bayılma nöbetleri sara hastalığı ile karıştırıldığından) “Onda delilik var! diyorlar, öyle mi? Kaleme ve yazdıklarına and olsun ki sen Rabbinin nimetiyle delirmiş değilsin.”
“Biz onu böylece senin kalbine yerleştirmek için azar azar indirir ve ağır ağır okuruz.”
İlk elden gözlem:
Hz. Aişe der ki: Resulullah’ı soğuğu çok şiddetli bir günde kendisine vahiy nazil olurken görmüşlüğüm vardır. İşte öyle soğuk bir günde bile, kendisinden o hal geçtiği vakitde dahi şakaklarından şapır şapır ter damlardı.
“Vahiy gelirken kendilerini gam istila eder, mübarek yüzü kül gibi olur, vücuduna bir titreme gelirdi. Gözlerini kaparlar ve horultuya benzeyen şiddetli şiddetli nefes alırlardı.”
“Peygamberin benzi atardı. Uyuyan kimselerde görüldüğü gibi nefes alır, yahut genç bir deve gibi hırıltılı sesler çıkarırdı. Ardından baygınlığa benzer bir hal ile kendinden geçer, vahiy bittikten bir süre sonra kendine gelirdi. Peygambere bir vahiy geldiği zaman, bu kendisine o kadar zahmet veriyordu ki; bizler bunu hemen fark edebiliyorduk.”
Cebrail ve diğer meleklerin geliş gidişleri:
Hz.Aişe der ki: “Evde bulunduğumuz bir sırada bize bir adam selam verdi. Resulullah endişe ederek hemen ayağa kalktı. Bir de baktım Dihyet’ül Kelbi! Resulullah: Bu Cebrail’dir, bana Beni-Kureyza’ya gitmemi emrediyor, dedi. Bu hadise Hendek harbinden döndüğü zaman oldu. Ben, Resulullah’ın Cebrail’in yüzünden tozu sildiğini halen görür gibiyim.”
“Cebrail, bir insan güzeli olan Dihye’nin suretinde olarak, Muhammed’e gelmişti.”
Hz.Aişe der ki: “Tanrı elçisine melek benim suretimde indi.”
Bedir savaşı sırasında: Dağın tepesinde bulunurken bize bir bulut yaklaştı. Biz bu bulut içinde atların kişnediklerini ve birisinin “Ey Hayzum, ilerle” diye seslendiğini işittik. (Hayzum Cebrail’in atının adıdır)
“Biz Bedir savaşında Tanrı’ya ortak koşanlardan birinin başına kılıcımızla işaret ediyor, kılıcımız onun başına dokunmadan önce başının vücudundan ayrıldığını görüyorduk....”
“Melekler yalnız Bedir de savaştılar. Diğerlerinde yardımcı olarak hazır bulunuyorlardı.”
Ebu Süfyan: “Biz Bedir’de alabacak atlara binmiş beyaz ciltli kişilerle karşılaştık, yer ile gök arasında olan bu kimselere karşı hiçbir şey dayanmaz ve karşı koyamaz.”
Tanrı elçisi Ebu El-yeser’e: Sen El-Abbas’ı nasıl esir alabildin diye sorduğunda, o: Ey Tanrı elçisi! O’nu esir alabilmek için bana bundan önce de sonra da görmediğim biri yardımda bulundu, diye cevap verdi. Tanrı elçisi ona: Saygıdeğer bir melek yardımda bulunmuştur, buyurdu.
Ne dersiniz arkadaşlar sizce bu vahiy nasıl geliyordu? Burada çok ilginç anlatılar var. Şu anki bilgilerimizle kolayca yorumlayabileceğimiz bir iş. Haydi öbür sayıya kadar düşünün, hatta bu konuda masterMir@usa.net adresine e-mail bile yollayabilirsiniz.
Kaynakça:
1- Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, Taberi
2- Muhtasarı Tecrid-i Sarih, Sahih-i Buhari
Amerika Türkleri (6)
Kalem: Abartman
Yazı dizimiz bu sayıdaki bölüm ile bitiyor. Gözünüz aydın! Geçen ay da belirttiğim gibi, artık Türk-Kızılderili akrabalık ilişkileri ile ilgili bulgulardan değil, bu tür bulguların ele geçirilmesini engelleyen unsur; Kızılderili Soykırımından söz edeceğiz. Tüm soykırımlar gibi, Kızılderililere uygulanan da, yalnızca yaşamlarına son vermekle sınırlı kalmaz, kültürlerine ve değerlerine de saldırır. Gerçekte, asıl genocide, kimliği oluşturan unsurların yok edilmesidir.
Kolomb Yargılandı
Evet, yargılandı ve idama mahkum edildi. Suçu; hırsızlık, tecavüz, köle ticareti, etnik temizlik ve soykırım... Yüzyıllar sonra, gıyabında da olsa bu infaz gerçekleştirildi. Kolomb’un cezası, ölümünden tam 492 yıl sonra Honduras’ın Tegucigelpa kentinde yerine getirildi, iki metre boyundaki portresine üç yerlinin attığı oklarla...
Kolomb’un Amerika’yı keşfetmesi elbette suç değildi. Ne keşfettiğini bile bilmiyordu ki! Kimileri, Amerika’nın keşfine neden olan bu yolculuğun gerçek yüzünü gizlemek ve yüce amaçlar yükleyerek gerçeğe bir tür makyaj yapma gereksinimi duyar. Bize de böyle öğretildi: Sözde; dünyanın yuvarlak olduğunu kanıtlamak gibi yüksek bir amacı vardı Kolomb’un. Külahıma anlatın siz onu! Tek amacı, Hindistan’ın (Doğu’nun) zenginliklerini yağmalayacak yeni bir rota bulmaktı. “Kimi niyet kime kısmet” denen durum oluştu ve Kızılderililer kötü yazgılarıyla tanıştılar Kolomb’un gelmesiyle. Ardından kıtaya üşüşen İspanyol ve Portekizlerin açtıkları savaşlar sonucu 70 milyon yerli yok edildi. Elbette fatihlerin de yüce amaçları vardı. Yeni keşifler yapmak, Tanrı’nın sesini bu yeni kıtada duyurmak gibi! Keşiflerinin değeri ülkelerine ne kadar altın, değerli eşya ve ne kadar köle götürdükleriyle ölçüldü. Kıta yerlileri, Tanrı’nın sesini olabildiğince yakından duyma fırsatına kavuşturuldu tez elden. Katledilip, doğrudan Tanrı katına postalandılar! Ne büyük hayır işledi o Cizvit papazları!
İnsanlık tarihinin en büyük, en kapsamlı, en uzun süren ve en yabani yağmasıdır Amerika Yerlilerinin başına gelen. Kimse bunun aksini iddia edemez. Kimse yapılanları haklı gösteremez ve savunamaz. İşte bu nedenle Kolomb yargılandı ve gıyabında da olsa idam edildi. Belki de en büyük suçu “azmettirmek”ti. Azmettiren de suçu işleyen kadar sorumludur.
12 Ekim 1492'de Amerika’ya ayak basan (aslında Karayip adalarına çıkmıştı) Kristof Kolomb, keşfiyle ilgili raporunda şunları yazıyordu:" "Arawak'lar her şeylerini bizimle canı gönülden paylaşıyorlar. Onları kolayca Hıristiyan yapıp kullanabiliriz. Öylesine bir sevgi gösteriyorlar ki, sanki kalplerini bize verecekler sanırsınız." Aynı kâşif, İspanya'ya (saraya) yazdığı mektupta "Buradan, kutsal Teslis adına, ne kadar satılabilirse, o kadar köle yollayabiliriz,” demekten geri kalmıyordu.
Bu müjde İspanyol conquistador’larının (fatih) ağzını sulandırdı elbet. Hemen Amerika yoluna düşüp, servet yapma hırsıyla kıtayı kasıp kavurdular. Onlara refakat eden Dominican misyoneri Barteleme de las Casas, kendi yurttaşlarının vahşetine tanık olarak şöyle yazdı:
"Askerlerimiz çok zalimce katliamlar yaptılar. Köyleri ve şehirleri bastılar, ne kadın-erkek, ne yaşlı-genç ayırmadılar. Zaman oldu, yerlileri 13’lü gruplar halinde sehpalara bağlayıp, ateşe vererek yaktılar. Sonra da bunu, peygamberimiz ve havarilerinin şerefine yaptıklarını ilan ettiler. Acıyıp da öldürmediklerinin ellerini keser ve öyle salıverirlerdi." (Historia de la Indians, Madrid 1927 (The Tears of the Indians) "Kızılderililerin Gözyaşları" S. Philillps, Stanford. s. 190-191)
Güney Amerika Uygarlıklarının Çökertilişi
Kendi uygarlıklarını yaratmış Güney Amerika yerlileri olan İnka, Maya, Toltek ve Azteklerin dünyanın güneş çevresinde dönüşü hesaplamalarına dayanan bir takvimleri vardı. 20 günün bir ay sayıldığı bu takvime göre yıl 360 günden oluşur, her büyük asır dönümü 52 yılda bir gelirdi (küçük asır 12 yıl). 16. Yüzyıl başlarında hâlâ hüküm süren Aztekler, kendi takvimlerine göre büyük asrın sonunda ya bir felaket ya da bir müjde geleceğine inanırlardı. Belki de tarihin en büyük yanılgılarından biridir; bazı Aztek rahiplerinin, takvimlerine göre dünyanın sonunun yakın olduğunu bildirmiş olmalarına karşın İmparator Moktezuma’nın İspanyolların gelişini müjde olarak algılaması....
İlk ayak basılan Karayip adaları ve Küba'da İspanyollar, eski dünyadan getirdikleri bulaşıcı hastalıklarla el ele vererek Kızılderililerin neredeyse tamamını yok ettiklerinde tarih henüz 1511 yılını gösteriyordu. Topu topu 19 yıl içinde!
8 yıl sonra Hernando Kortez İspanyol işgal kuvvetleri ile Tenohtitlan'a (bugünkü Meksiko City'ye) giriyor. Aztek imparatoru Moktezuma’nın onu efsanelerinde geçen ve binlerce yıldır dönüşünü bekledikleri "Tanrı" sanıp kucaklamasına ve konukseverlikte kusur etmemesine karşın Kortez toplarıyla şehri yerle bir edip, imparatoru esir alıyor. Demiri bilmeyen, Azteklerin ateşli silahları karşısında nasıl dehşete düştüğünü varın siz düşünün.
Bir yıl sonra, bu belayı başlarına saran imparator Moktezuma’nın Aztek halkınca öldürüldüğünü yazıyor tarihler. Yeni imparator Kuitlahuak İspanyollarla yapılan savaş sırasında vurulup ölüyor. Yerine geçen Kuautemok başkenti İspanyol'lara karşi savunuyor, fakat Kortez'in askerleri şehri alıyor ve imparator asılıyor. Asıl amaç olan yağma başlıyor. Altın sanat eserleri eritiliyor ve külçeler halinde İspanya'ya gönderiliyor. Yerli halk madenlerde köle olarak çalıştırılıyor. Kültürleri ve uygarlıkları yok ediliyor. Misyoner papazlar, "ruhlarını temizlemek için", "Kızılderilileri topluca yakıyorlar. Küba ve Karayipler’deki soykırımdan yalnızca 6 yıl sonra 1525’de Aztek İmparatorluğu son buluyor.
Çok degil sadece 7 yil sonra 1532’de yeni bir Ispanyol fatih Françisgo Pizzaro bir başka Güney Amerika İmparatorluğunu feth ediyor! Peru'daki İnka imparatorluğunu...
Tıpkı Moktezuma gibi, İnka İmparatoru Atahualpa da Pizzaro’yu konuk ediyor. Bedeli, hile ile esir alınmak ve ölüm. Ardından, merkezî bir yönetimi olan imparatorluk başsız kalmış bir gövde gibi kolayca devriliyor. 400 kadar İspanyol askerinin koskoca İnka İmparatorluğunu nasıl olup da yıktığı şaşılacak şeydir doğrusu. Ancak İnkalar yeni bir İnka devletinin çatısı altında bir araya gelir ve 40 yıl kadar direnmeyi başarırlar istilacılara. Ancak bu devletin ömrü de 1572'ye kadardır. Yine de tam teslim olmaz İnka halkı. 1783’te Tupak isyanı da başarısız olana değin direniş sürer. Ama kaçınılmaz sondan kurtulamazlar; İnka uygarlığı yok edilir.
Şili'deki Arokan Kızılderilileri ise daha çetin ceviz çıkar. Beyazlara karşı savaşımlarını19. yüzyıla kadar devam ettirirler. Orta Amerika'da ise Mayalar, nüfus yoğunluğu nedeniyle tamamen yok edilemeseler de, görkemli uygarlıklarından geriye çok az şey kalır.
Kolomb'un Amerika'ya ayak basışından sonraki 150 yıl içinde katledilen Kızılderili sayısı, 2. Dünya savaşında bütün milletlerin kaybından fazladır. (US Report, 18 Ağustos 1997)
Bu arada bizim açımızdan oldukça önemli bir katliam da Aztek ve Maya kütüphanelerinde bulunan tüm el yazmalarının yakılması. Aztek dilini öğrenmeye çalışan bir Cizvit papazı, önceleri bu belgeleri okumaya çalışıyorsa da sonradan bunların şeytan ilhamlı olduğuna hükmediyor ve tüm eserleri yaktırıyor. Katilin adı Diego de Landa. Böylece Orta ve Güney Amerika Kızılderililerin sanat, edebiyat ve tarih birikimi sonsuza değin bilinemez duruma gelmiş, olası kültürel benzerlikleri saptamak için yapılabilecek araştırmaların temel kaynakları kül haline dönüştürülmüştür.
Her zaman ve her yerde olduğu gibi din adına yapıldığı söylenen birçok eylemin ardında ekonomik çıkarlar yatmaktadır. Güney Amerika uygarlıklarının da başına geçirilen çorabı ören eller de din adamlarına, özellikle de Cizvit Rahiplerine aittir.
Kuzey Amerika’nın İşgali
Güney Amerika’da bunlar olup biterken İngiliz ve Fransızların eli armut toplamıyordu elbette. Kuzey de onların yağma alanıydı. Ancak durum biraz daha farklıydı bu tarafta. Kuzey Amerika yerlileri büyük uygarlıklar kurmamış, devletleşmemiş, kabilelere bölünmüş, doğayla iç içe, basit (gibi görünen) bir yaşam biçimi sürdüren topluluklar durumundaydılar.
Nasıl Güney Amerika’nın kaşifi Kolomb ise Kuzeyi de John Cabot isimli bir İngiliz denizci keşfetmiştir, Kolomb’dan 5 yıl sonra;1497’de. Bu günkü ABD’nin Boston kenti yakınlarına çıkmıştır.
İngiliz ve Fransızlar, bu yeni kıtayı hemencecik yağmalayıp, tüm zenginliklerini kendi ülkelerine götürmek yerine amaçlarını daha uzun vadeye yaymışlar, yatırımlarını geleceğin getireceklerine yapmışlar. Bu sırada iki ülke arasında büyük bir paylaşım savaşı yaşanır. Savaş dediysek, öyle birebir karşılıklı değil. Her iki ülke de tıpkı diğer sömürge namzetlerine yaptıkları gibi yerlileri kah, hasımlarına, kah diğer Kızılderili kabilelere karşı kışkırtmışlardır.
Kuzey Kızılderililerinin ilk uyanışı 1609’da İngilizlerin şimdiki Jonestown'da "koloni" kurmasıyla başladı. Kış bastırıp da kolonide açlık baş gösterince, İngilizler yerli avına çıktılar; öldürdüler, yamyam gibi etlerini yediler. (History. and Present State of Virginia, 1705, s.34). 1622’de Powhanta'lar (Pokahontas’ın kabilesi) koloniye saldırıp bir kısmını öldürdü. Daha sonra İngilizler pusu kurup kabileyi tamamen yok etti. Böylelikle Beyaz Adam ile Kızılderililerin 20. yüzyıla kadar sürecek olan savaşı başladı.
"Suların ötesinden geldiniz. Sizin olmayan bu toprakları almak istiyorsunuz. Bu ülke benim. Ben burada yetiştim. Anam babam ve atalarım da. Burada kalacağım.” diyen Kızılderililerin düzenli ordular, irili ufaklı ateşli silahlar, toplar, mitralyözler karşısında, tek direnci yaşadığı topraklara duyduğu sevgiydi. Gerilla savaşı sürdürdü. Silah ve at çaldı. Eğer Beyazlar kazanırsa, bunun adı savaş oldu; Kızılderililer kazandığındaysa “bu bir katliamdır” dendi.
Tüm savaşımına karşın teknolojiye ve ona sahip olan beyaz adamın hırsına yenik düştü. Bir tek ot bile yetişmeyen topraklara sürüldü, aç bırakıldı. Birçok kabile tek bir bireyi kalmamacasına telef oldu. Geriye kalanlar, beyaz adamın ateş suyunda serinletti yanan yüreğini. Kendi dillerini konuşmamak zorunluluğunda bırakıldı. Bir kabile reisinin dediği gibi; "Bu bir cinayettir. Neler hissettiğimi sana söylemek için, bende yok ettiğin dilim yerine, senin dilinde konuşmak zorunda olmam bir cinayettir.” (Şani Mutu)
Bugünkü ABD’de Kızılderili nüfusu 600.000 civarındadır. Üstelik bu rakam 1910 yılında 200.000 olarak saptanmıştır. Oysa beyazlar gelmeden önce yaklaşık 850.000’dir bu nüfus. Sayılar yaşanılan katliamın boyutunu gözler önüne sermeye yeter.
Bugün Kızılderililer, verem ve alkolizmin egemenliğinde. Ortalama yaşam süresi 40 yaş civarında. Ve intihar vakaları, diğer Amerikalılara göre 6 kat daha fazla. Her şeyi ellerinden alınmış, kimliğini ayakta tutması için gerekli tüm değerleri yok edilmiş, ruhunu yitirmiş bir toplumun görüntüsüdür bu!
Bir Sonraki Sayıda Görüşürüz...
|
|||||||